PostHeaderIcon ALİ SAMİYEN DEPLASMANINDAN ÇEKİNEN KALDIMI ?

                           

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yakındaki bir ülkenin en güzel şehrinde, tüm dünyanın çekindiği bir deplasman varmış. Bu deplasmanın adına “Cehennem” deniyor, cümle alem onun namını biliyormuş. Dünya’da Galatasaray denince akılllara önce Türkiye, sonra da bu ürkütücü Cehennem’in atmosferi geliyormuş. Oraya gelen rakip takım, soyunma odasını içten içe titreten tok davul sesleriyle kulak memesi kıvamına geliyor, tünelden çıkarken karşısında gördüğü “Welcome to the HeLL” yazısıyla afallıyor ve kulakları sağır eden toplu ıslık sesinin şiddetiyle dizlerinin bağı çözülüyormuş. İlk düdükle birlikte desibel rekorlarını alt üst eden, spikerin sesini bastırıp izleyiciye televizyonunun sesini kıstıran üçlü başlıyor ve maç boyunca rakip atak yapmaya çalıştığında çıkan ıslıklar kulakları çınlatıyormuş. Rakip ayaklar sahada birbirine dolanıyor, Cehennem “burası Sami Yen burdan çıkış yok” diye inliyormuş. O taraftar o dönem dünyanın en baskılı ve en etkili taraftarı imiş ve gerçektende rakip takımlar için ordan çıkış yokmuş…

Yaşı benim gibi müsait olupta bunları yaşamış olanlar belkide çocuklarına böyle bir hikaye anlatacaklar ileride. O dönemler stadımız bu isimle anılmaktaydı ve tüm yabancı rakipler bu deplasmanın öncesi yaptıkları açıklamalarda sıklıkla bu konudaki endişelerini dile getiriyorlardı. Oyun esnasında bu endişeleri gerçek oluyor ve maç sonundaysa gururumuzu okşayan, göğsümüzü kabartan o açıklamalar geliyordu: Milan kaptanı Maldini, 3-2 kaybettikleri ve Uefa kupasına giden yolu bize açan efsane maç sonrası “Hiçkimse beni burada sadece 25.000 kişi olduğuna inandıramaz” diyordu, çünkü 85.000 kişilik San Siro stadında böyle bir ses çıkmıyor böyle bir baskı kurulamıyordu. Sonrasında, Juventus’un fırtına gibi estiği dönemdeki 2-2 lik maç sonrasında Edgar Davids “Biz bu taraftara sahip olsak önümüzde hiçkimse duramazdı”diyecek, Deportivo koçu aldıkları 1-0 lık yenilgi sonrası “bizim taraftarımız asla böyle olamaz, hiçbir takım böyle bir taraftar önünde maç yapmak istemez” diyerek şaşkınlığını dile getirecekti. O dönemde iyi takımlar sahalarında çok nadir kaybederlerdi ve bizim deplasman en zorlularından birsi büyük ihtimalle de birincisiydi. Zaten namağlup olarak kupaya uzanışımızda bundandı. Bunlar “eski güzel günlerdi”.

Dört yıl üst üste kazanılan şampiyonluklar, alınan UEFA ve Süper Kupa sonrasında gelen doygunluğun bahanesiyle bu karakteristik özelliklerimizi yavaş yavaş yitirmeye başladık. Rakiplerimizse eşzamanlı olarak bu etkili yöntemi bizden kopyalayıp tribünlerine adapte ettiler ve çok çok etkili sonuçlara ulaştılar. Bunu ezeli rakibimizin yakaladığı 10 yıllık içsaha serisinden, sahalarına çıkan her hakemin ambianstan tırsışıyla beraber saçmalaya – şaşa maç yönetimesinden anlayabiliriz. Ya da bunu Çarşı’nın desibel rekorlarından, uluslararası arenada Cehennem ünvanının yeni sahibi olmalarından ve de gelen her artis futbolcuyu tekmeye kafa sokacak savaşçı moduna sokabilmelerinden de anlayabilirsiniz.

Peki neydi Sami Yen’e Cehennem ünvanını kazandıran o seyircinin özellikleri? Hakem ve rakibi toplu ıslık ve yüksek desibelli tempolu tezahuratla baskı altına almak, takımı maçtan kopmaya başladığında futbolcusunu hırslandırmaya, yüreklendirmeye yönelik tezahuratlarla destelemekti. Bir dönem bize ait olan bu davranışlar; günümüzün skora en etkili tiribünlerinin sahip olduğu öncelikli özellikler haline geldi. Fakat biz bu özelliklerimizi başkalarına bırakıp farklı bir karakteristiğe doğru yol aldık. Günümüzde tribünlerimizin geldiği bu noktayı kendi futbolcumuzun ona duyduğu hayranlığın değişimiyle çok net birşekilde açıklayabiliriz. O yıllarda futbolcularımız tiribünlerin rakip takım için yarattığı baskı ve tezahuratın şiddetiyle övünürken, bugün başarısı takdire şayan tezahurat, şarkı ve tribün şovlarından oluşan “entertainment” (eğlenmeye yönelik, gösteri) özelliğiyle övünüyorlar.

Bizler gibi geçmiş dönemlerde bu ambiyası yaşamakla kalmamış, ona eşlik etme fırsatını yakalamış şanslı taraftarlar kaybedilen bu baskıdan dem vuruyorlar: güncel taraftar topluluğumuz maç boyunca belli bir sıradaki tezahuratları sıralayarak adeta maçtan kopuk bir görüntü sergiliyorlar. Katılım yüksek olup senkronizasyonda tutturulunca görevde başarılı olunduğu düşünülerek maximum manevi tatmin sağlanıyor. Tabiiki bu birliktelik bir başarıdır fakat olması gereken sadece bu mudur? Yani taraftarın tiribünde bulunma amacı belirli şarkıları belirli bir sırada söyleyip senkronizasyonu tam tutturmak mıdır, yoksa takımını coşturup büyük bir baskı unsuru olarak rakibini bunaltmak mı?

Taraftarın bu amaç karışıklığını güncel bir örnekle sahamızda oynadığımız son lig maçıyla değerlendirelim: Artık alışageldiğimiz bir durum olarak rakip takım yine bizi oldukça zorluyor, adeta kendi sahasında oynuyormuşcasına rahat bir oyun sergiliyordu. Tıpkı Fenerbahçe’nin Sami Yende olduğu kadar, Karpaty Lviv, Tromsö, Helsinborg’un olduğu kadar rahattı Gaziantep. Ve bu rahatlık ve akın akın gelen rakip atakları karşısında yine birlikte bir tepki sağlanamadı. Islık baskısı ne hakem ne de rakip için kurulamadı. Tek farklı skorun korunmaya çalışıldığı o şok anlarında bile, sanki 3 farkla öndeymişiz gibi sanki söylenmeye yemin edilmiş gibi yine aynı romantik şarkı gururla seslendirildi. Senkronizasyonu ve sesin şiddeti takdire şayan olsada maçtan kopuk şova yönelik bir paylaşım olarak takımı ateşlemek, baskı kurmak şöyle dursun tiribünler yine bir müsamere havasındaydı hemde en Cennetvarisinden. Ağır tempodaki romantik Nevizade geceleri eşliğinde ecel terleri dökmekteydi takımımız. Zira rakip futbol olarak ve tiribün baskısı olarak hiçbir direniş görmediği için son 10 dakikada kalemizi ablukaya alma haddini kendinde bulurak, topla tüfekle üstümüze gelmekteydi. O esnada takımımızın baskı yardımına okadar ihtiyacı vardı ki şaşkınlıktan sanki rakip bir dünya deviymiş gibi davranarak süreye oynamaktaydı oyuncular.

Artık stadımız adeta bir cennet gibi geliyor rakiplerimiz için. Bunda futbol takımımızın oynadığı kötü futbolun etkisi olduğu kadar maçın durumuna göre tepki vermeyi unutan taraftarında sorumluluğu var. Artık ezeli rakibimiz dahil hiçbir takımın ya da hakemin ayakları titremiyor, artık hiçkimse ambiyanstan şikayetçi değil. Kısacası artık hiçkmse çekinmiyor Sami Yen deplasmanından. Rakipler geliyor, istedikleri topu oynayıp gidiyorlar. Hakemler geliyor istedikleri düdüğü çalıp gidiyorlar. Rakip takım oyuncuları artık tiribünlerimizin güzelliğini övüyorlar baskısını değil. İşte cansıkan eleştirilen nokta bu.

Tiribünlerin lideri konumundaki Ultraslan gurubu tezahurat ve tribün şovunu ne kadar özveriyle yapıyor olsada rakibi baskı altına alma görevini bırakıp yalnızca şov yaparak hiçbir yere varılamayacağını anlamalıdır. Yanlış bir hakem kararı veya sert bir rakip faulü sonrasında toplu çalınacak ve dakikalar boyunca şiddeti artarak devam edecek bir ıslık uğultusunun etkisini, hiçbir ebattaki aslanlı poster, hiçbir uzunluktaki marş ve hiçbir tiribün şovu veremez.

Liverpool’un taraftar gurubuna özenilmesi ve onun yaptığı gibi skor ne olursa olsun aynı marşın romantik bir şekilde söylenmesi oldukça yanlış bir tutumdur. Bununla yalnızca taraftar gurubunun “isminin” namı yürür, bunun futbol takımının oyununa ya da o deplasmanın zorluk derecesine hiçbir katkısı yoktur. Ayrıca taklitler gerçeğini yüceltmekten başka bir işe yaramaz. Bırakın bu romantizmi Kop gurubu yapsın ve “You will never walk alone” isimli o romantik eserlerini şarkıcı tadıyla icra edip biralarını tokuştursunlar. Unutmayınki o ünlü Kop tayfası Çarşı gurubu hayranı olarak ayrıldılar İnönü’den ağızları beş karış açık kalarak.

Gelelim eleştiriyi saldırı olarak algılayan ve kayıtsız şartsız Ultraslan’ı savunan genç kardeşlerimize ki onlar genelde tribün şovlarından yapılan hazırlıklardan, verilen emeklerden bahsederek konunun rotasını şaşırtıyorlar. Yapılan eleştirilerle arzulanan Ultraslan’ın bertaraf edilmesiymiş gibi tepkiler veriyorlar. Hiçkimse Ultraslan dağılsın istemiyor, asıl istenen yapılan hataların sonucunda kaybolan “Cehennem” ortamının tekrar sağlanması. Bunu Ultraslan yapacaksa o, başkabir oluşum yapacaksa da o oluşum yapsın, yani kimin yaptığının önemi yok aslolan bunun gerçekleştirilmesi. Siz uA olarak bunu gerçekleştirin varın yine yapın hazırlıklarınızı söyleyin şarkılarınızı, bizde gurur duyalım ve baştacı edelim sizleri. Fakat öncelikle ilk görevi başarmak şartı ile “ıslık ile baskı kurmak rakibi ve hakemi bunaltmak”, yani oyuna reaksyon vermek.

Bizim ihtiyacımız bu taraftar yapısını yeniden kazanmamız. İlk görevimiz şov yapmak senkron tutturmak değil takımı desteklemek baskı kurmak olmalı. Tiribün şovu maç öncesinde, devre arasında veya iyi bir skor avantajı sağlandıktan sonra zaten yapılabilir.

Umarım bu YAZIM İLE bir adım atabilmiş ve sesimizi gereken yerlere duyurabilmiş oluruz.. Umarım bunca yazılan şey havada kalmak yerine bir değişime katkı sağlayabilir ve o eski Ali Sami Yen’in baskılı ve rakibe, hakeme korku salan atmosferini çocuklarımıza hikayelerde anlatmak yerine Aslantepe’de bizzat gösterebiliriz…                            

LEVENT DOĞANAY

Yorum yazın

Ara
Yazarlar

AHMET KILIÇ
FIRAT DURMAZ
BARIŞ CENK AKKAYA
İLHAN İLMENÖZ
SÜHAN CEM UCSOY
İSMAİL ŞEN
MUHSİN MORDENİZ
HASAN YILDIRIM
BAHADIR OĞUZ
NİHAT ONUR
ALİ CAN KUTLU
DOĞUKAN YILDIZ
CAN TÜYSÜZ
SÜLEYMAN ÖKDEM
GÜÇLÜ GÖNÜLERİ

Sosyal Medya
Anket
Dursun Özbek görevine devam etmelimi?
View Results
Bağlantılar